Erzincan’lı Terzi Baba Erzurum’a Habib Baba’yı ziyarete gelir. Habib Baba’nın uzun zamandır yanında bir müridi bulunmaktadır. Terzi Baba, Habib Baba’ya: “Hocam şu müridini çoktan beri senin yanında olduğunu görmekteyim irşad etsen de gitse” der. Habib Baba’da onun henüz yetişmediğini söyler.
Denemek isterler; Habib Baba müridini içeri sesler ve ona “al şu parayı da bir şişe şarap al getir” der. Mürid dışarı çıktıktan sonra kendi kendine “şu işe bak, bir de ikisi de âlim ulema geçinirler, ikisi de şarap içecekler” der. Tabii bu durum her iki zat tarafından da bilinmektedir, Habib Baba Terzi Baba’ya, “Gördün mü? Hocam der, henüz erken demiştim.”
Mürid şarabı alır Cennet Çeşmesinin bulunduğu yere gelir ve su içer iken şişeyi kırar, şişeden müthiş güzel bir koku yayılır. Mürid hata yaptığını anlar koşarak hocasının yanına gider ve afv diler.
Çeşmenin yanında bulunan koku uzun süre devam etmiş ve oradan geçenler “Bu ne güzel koku, Cennet kokusu gibi.” Derlermiş ve o tarihten sonra bu çeşmenin ismi Cennet Çeşmesi olarak kalmış.
__________________________________________________________________________________________________________________
ERZURUM EKMEĞİNİN TUZU YOKTUR
Habib Baba Hazretleri zamanında Erzurum da vazife yapan Devleti Aliye’nin memurları vazife yapmağa geldiklerinde kaldıkları süre içinde halktan gerekli hürmet ve ikramı görülermiş. Daha sonraları vazifeleri bitip gittiklerinde gittikleri yerde Erzurum'u kötülerlermiş. Bu hadise Efendi Hazretlerine anlatılır ve nedeni sorulur. Efendi Hazretleri müridini çağırır ve derki: “Evladım yarın gün doğmadan İstanbul kapıya git bekle içeri ilk giren kim olursa olsun al getir.” Mürit aynen Hocasının dediğini yapar ve gidip İstanbul kapıda beklemeğe başlar.(O zamanlar şehirlere kapılardan girilirmiş) ilk giren tüyleri dökülmüş afedersiniz uyuz bir köpektir. Yapacak bir şey yoktur emri öyle almıştır alır ve götürür.
Hocasına sıkıla sıkıla durumu anlatır. Hocası gayet sakin şekilde “evladım bu hayvanı 40 gün mükemmel şekilde besle ve 41. günü aldığın yere ve sal gitsin ve olup biteni gel bana anlat” diye tembih eder. Mürid aynen Hocasının dediği gibi yapar köpeği besler köpek tanınmaz haldedir besili olmuştur. 41. gün İstanbul kapıdan sabah erkenden salınır köpek. O uyuz hayvan küheylan gibi olmuştur elli metre gider ve döner geri gelir üç beş kere havlar tekrar aynı şeyi yapar ve arkasına bakmadan çeker gider.
Durum Efendi Hazretlerine aynen anlatılır. Efendi Hazretleri aynen söyle der:
“Ah... Evladım ah bu hoş bir şehirdir ama EKMEĞİNİN TUZU YOKTUR.”
__________________________________________________________________________________________________________________
İBRAHİM HAKKI HAZRETLERİ VE KIRIK TESTİ
Erzurum'un büyük velisi İbrahim Hakkı (k.s.) hazretlerini çocukken
İsmail Fakirullah (k.s.) hazretlerine teslim ederler. İyi bir terbiye alması için çocukluğunun mühim bir devresini Fakirullah hazretlerinin yanında geçiren İbrahim Hakkı hazretleri, bir gün eline aldığı bir testiyle çeşmeye gider, doldururken oraya gelen bir atlı:
— Çekil bakayım önümden be çocuk! diye İbrahim Hakkı hazretlerini azarlayarak atını çeşmeye sürer. O da testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, onu bir köşeye sıkıştırır. Testisini bırakıp kendisini kurtarmak zorunda kalır İbrahim Hakkı hazretleri... Bu esnada at da üzerine basıp testiyi kırar. Ağlayarak hocasının huzuruna gelir ve:
— Çeşmeden su alırken atını koşturarak gelen biri, atını üzerime sürdü. Can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken testimi de tepeletip kırdı! der. Hocası sorar:
— Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?
— Hayır, der, hiçbir şey söylemedim.
— Çabuk git ve o adama bir-iki laf söyle, der.
İbrahim Hakkı hazretleri gider, çeşmenin başında atını tımar etmeye başlayan adamın yanına varıp bekler. Fakat bir türlü terbiyesini bozup da:
— Benim testimi niye kırdın zalim adam diyemez.
Dönüp geldiğinde hocası Fakirullah hazretleri sorar:
— Ona bir şeyler söyleyebildin mi?
— Söyleyemedim efendim; niyetlendim, lakin bir türlü dilimi çevirip de ağır bir söz sarf edemedim! Hocası bağırır:
— Sana diyorum, çabuk git ve o adama bir şeyler söyle, mukabele et yoksa sonu felaket
İbrahim Hakkı hazretleri bu defa kararlı olarak koşup çeşmenin başına gelir. Bir de bakar ki, testisini kıran adamı, kendi atı, attığı çiftelerle çeşmenin havuzuna yuvarlamış, ölüsü yatmaktadır! Koşarak gelip, hocası İsmail Fakirullah hazretlerine bu vahim vaziyeti anlatır. Hocası bu hale üzülür:
— Vah vah bir testiye bir adam. Üzüldüm buna doğrusu der.
Huzurundakiler bundan bir şey anlamadıklarını söyleyince, büyük veli şöyle izah eder. O atlı adam, İbrahim Hakkı'ya zulmetti. Zulme uğrayan da tek kelimeyle olsun mukabelede bulunmadı, zalimi Allah'a havale etti. Allah Teala'nın da gayretine dokunup zalimi cezalandırdı. Şayet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona bir şeyler söyleseydi, ödeşeceklerdi.
Fakat İbrahim, büsbütün mazlum oldu. Bense ödeştirmek için uğraşıyordum, maalesef muvaffak olamadım!
__________________________________________________________________________________________________________________
SARI GELİN HİKAYESİ
Sarı Gelin türküsü, Kuzeydoğu Anadolu Erzurum coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Türklerin büyük bir kolunu teşkil eden Kıpçakların diğer adı da Kuman'dır. Diğer kavimler, Kıpçakları "sarışın" anlamına gelen "Kuman" adıyla veya bu anlama gelen başka kelimelerle anmış ve tanımışlardır.
Sarı Gelin, eski çağlardan beri Çoruh ırmağı boyunda yaşayan Hıristiyan Kıpçak beyinin kızıdır. Erzurumlu bir delikanlı sarışın Kıpçak beyinin kızına âşık olur ve Erzurumlu delikanlı ile sarışın Kıpçak kızının arasında Erzurum ve yöresinde yaşamaktadır.
Türk kültüründen etkilenen Ermeniler arasında birçok şifahî halk edebiyatı ürünümüzün yaşıyor olması, Sarı Gelin türküsünün, bir Ermeni türküsü olduğu iddiasının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Böyle bir şey yoktur. Sarı gelin türküsünde Ermenice kelime yoktur.
Sarışın Kıpçak kızına âşık olan delikanlıyı ailesi kız ile evlenmesine karşı çıkar. Delikanlı ise kıza deli gibi âşık olur ve aşkını şiirle mırıldanarak söyler. Kız bey kızıdır zaten bey de kızını vermez bu delikanlıya.
Delikanlı sarışın güzel kızı kaçırmağa karar verir ve kaçırır. Kıpçak beyinin adamları iki kaçağın peşine düşer ve uzun bir takipten sonra bulurlar ve oğlanı öldürürler. O günden beri halkımız arasında bu hikâye dilden dile dolaşır.
__________________________________________________________________________________________________________________
HUMA KUŞU HİKAYESİ
Huma kuşu adlı Erzurum yöremize ait olan uzun havamızın diğer türkülerde olduğu gibi bir hikâyesi mevcuttur. Kendini Erzurum’a adamış büyüklerimizden bizlere kalan bilgiler neticesinde hikâyemiz şöyledir.
Seferberlik ilan edilmiş ülkedeki tüm gençler okuyan okumayan tümü askere çağrılmıştır. Erzurum’un Ilıca nahiyesine bağlı Tikkir (Çiğdemli) köyünde Mustafa ve Gülbahar'ın dillere destan aşklarını bilmeyen yoktur. Evlenmelerine izin verilir ve evlenirler. Mustafa askere alınır. Gülbahar’ın iki gözü iki çeşmedir ama yapacak bir şey yoktur. Vatan savunmasıdır. Mustafa gitmiştir ve Gülbahar her sabah kalktığında bahçeye çıkar yavuklusunun yoluna uzun uzun bakarak geleceği günü bekler. Bekler ama ne gelen var nede haber. Gülbahar’ın bu durumu kaynanasını ve kayınbabasını çok üzmektedir. Gelin her geçen gün eriyip gitmektedir. Huma kuşuna bir cennet kuşu da denir. Çok yükseklerde uçar ve bu uçuşu günlerce sürer adeta bir haberci kuşu gibidir.
Mustafa’dan yıllarca haber gelmez. Ev halkı artık umutlarını kesmek üzeredir. Kayınbabası gelinin her sabah yavuklusunun yolunu gözlemesini uçan kuşlardan haber istemesine o kadar üzülür ki bu ağıtı yakar. Huma kuşu yuvasından havalanan ve çok yükseklerde günlerce uçan bir kuştur. Mustafa’yı da Huma kuşuna benzeterek ve yine Huma kuşunun çok yüksekte uçması haberci bir kuş olmasına atıf ederek başlar söylemeye. Gülbaharın ağlaya ağlaya göz pınarları kurumuştur.
Kayınbabası bakın nasıl söylemiş.
Huma Kuşu Yükseklerden Seslenir
Yar Koynunda Bir Çift Suna Beslenir
Sen Ağlama Kirpiklerin Islanır
Ben Ağlim ki Belki Gönül Uslanır
Sen Bağ Olki Ben Bahçende Gül Olim
Layık mıdır Yanim Yanim Kül Olim
Sen Bey Olki Ben Kapında Kul Olim
Koy Desinler Buda Bunun Kuludur
Daha sonraları bu ezgi ağızdan ağıza dolaşır.
__________________________________________________________________________________________________________________
UMUDUM BABA HİKAYESİ
Çok eski zamanlarda Erzurum ve çevresinde öyle kar yağarmış ki evlerin yalnızca soba bacaları gözükürmüş. Yine öyle bir kış yapmış ki tam yedi yıl kar kalkmamış. Adam boyu kadar kar yağmış. Tabiî ki uzun süren kışa halk dayanamamış imkânları olan göçüp gitmiş. İmkânı olmayan zaten soğuktan kırılmış. Devleti Aliye’ye haber ulaşmış Padişah paşalarından birini bu iş için vazifelendirmiş, git gör ve durumu öğren diye.
Paşa yanındakileri ile beraber yola çıkar ve Erzurum' a gelir ama ne gelsin her taraf bembeyaz umudum köyüne doğru bir siyah ince duman yükseliyor şaşırmışlar. Acaba nedir bu diye her taraf kar kim var orada diye varmışlar evin yalnız kapısı ve bacası birde sobanın dumanı.
Varırlar yaşlı pir bir ihtiyar onları karşılar; Ağalar nereden gelir nereye gidersiniz buyurun Allah misafirleri fakir haneme diye buyur eder. Paşa mağrurlu şüphecidir. Bu kış kıyamette bu adam ne yapar burada ben bu adamı deneyeyim diye içinden plan yapar. Umudum Baba misafirlerine Ağalar Paşalar karnınız açtır size Allah ne vermişse getireyim de yiyin der. Paşa hemen söze girer, evet amca getir getir zaten bu kışta kıyamette bize taze bostan(salatalık) domates ve taze meyve getirecek halin yok ya der.
Eee Umudum Baba Evliyaullah Ermiş bir zat. Elinde bir sini içinde salatalık domates ve çeşitli meyvelerle içeri girer ve siniyi ortaya koyarak, buyurun ağalar der sizin için taa Bağdat'tan getirdim der
Paşa ayağa fırlayarak Umudum Babanın eline yapışır ve Hazret ben ettim sen etme ben bir cahillik ettim diyerek özür diler. İşte Umudum Baba böyle muhterem bir zattır. Allah başımızdan Umudum Babaları eksik etmesin…
www.tortumkale.com